Fotoğraf sözcüğü, Yunanca “ışık” anlamına gelen photos ve “yazmak, çizmek” anlamına gelen graphein sözcüklerinden türemiştir. Bu nedenle fotoğraf, en temel anlamıyla “ışıkla yazmak” demektir.
Fotoğrafın ortaya çıkışı tek bir mucidin çalışmasıyla gerçekleşmemiştir. Optik, kimya ve mekanik alanlarında yüzyıllar boyunca yapılan araştırmaların birleşmesi sonucunda bugünkü fotoğraf teknolojisine ulaşılmıştır. Fotoğraf makinesinin temel çalışma prensibi olan karanlık kutu, yani camera obscura, antik dönemlerden beri biliniyordu. Küçük bir delikten karanlık bir ortama giren ışığın, dışarıdaki görüntüyü karşı yüzeye ters olarak yansıttığı fark edilmişti.
Ancak görüntünün kalıcı hâle getirilmesi 19. yüzyılda mümkün oldu. Joseph Nicéphore Niépce, ışığa duyarlı bir yüzey kullanarak bilinen ilk kalıcı fotoğraflardan birini elde etti. Louis Daguerre ise bu yöntemi geliştirerek daha net görüntüler üreten dagerreyotipi sürecini tanıttı. William Henry Fox Talbot’un negatif-pozitif sistemi ise aynı görüntüden birden fazla baskı alınabilmesinin yolunu açtı.
Fotoğraf başlangıçta uzun pozlama süreleri, ağır ekipmanlar ve karmaşık kimyasal işlemler gerektiriyordu. Zaman içinde film ruloları, taşınabilir makineler, renkli filmler, otomatik netleme sistemleri ve dijital sensörler geliştirildi.
Bugün cep telefonuyla saniyeler içinde çektiğimiz bir fotoğrafın arkasında yaklaşık iki yüzyıllık teknolojik gelişim vardır. Ancak sistem ne kadar gelişirse gelişsin temel prensip değişmemiştir: Bir sahneden gelen ışık, objektiften geçer ve ışığa duyarlı bir yüzey üzerinde görüntüye dönüşür.